Sanata Adanmış Bir Yaşamda Ahşap ve Müzik Aşkı Bir Arada

Mahmut Karalar Modoko’nun değerli ustalarından biri. Hem zanaata olan yeteneği, hem de müziğe karşı duyduğu ilgi onu kendine has, günümüzde bulunması zor bir insan profiline dönüştürüyor. Kendisi ile görüşmek hayat deneyimi noktasında bizim için çok yararlı oldu. İşimizin en sevdiğimiz kısmına yardımcı olması açısından ben ve ekibim adına kendisine teşekkürlerimizi sunarız…

Sanata Adanmış Bir Yaşamda Ahşap ve Müzik Aşkı Bir Arada
Sanata Adanmış Bir Yaşamda Ahşap ve Müzik Aşkı Bir Arada
Sanata Adanmış Bir Yaşamda Ahşap ve Müzik Aşkı Bir Arada

Mahmut Karalar Modoko’nun değerli ustalarından biri. Hem zanaata olan yeteneği, hem de müziğe karşı duyduğu ilgi onu kendine has, günümüzde bulunması zor bir insan profiline dönüştürüyor. Kendisi ile görüşmek hayat deneyimi noktasında bizim için çok yararlı oldu. İşimizin en sevdiğimiz kısmına yardımcı olması açısından ben ve ekibim adına kendisine teşekkürlerimizi sunarız… 

Mahmut Bey biraz kendinizi anlatır mısınız bize? Ben 27 Eylül 1952’de Adana’da doğdum. On çocuklu bir ailede büyüdüm. İlkokulu Adana’da okudum. Ortaokula sanat okulunda başladım ama babamın on çocuğuna bakması tek başına zor olacağından ikinci sınıfta ayrılmak zorunda kaldım ve kararlı bir şekilde mobilyacı olmak istediğimi babama söyledim.
 
Ahşabı çok mu seviyordunuz? Ahşap benim için çok önemliydi. Ahşabı, kokusunu, ona dokunmayı seviyor ve ondan bir şeyler yaratmak istiyordum. Ortaokul çağlarımda babam beni bir ustanın yanına çırak olarak verdi. Hatta bana “Seni okutmak isterdim oğlum ama görüyorsun zorlanıyorum” dedi. Mobilyacılığa adım attıktan sonra aileme ciddi bir şekilde yardım etmeye başlamış oldum. Büyük abim zaten okuyordu diğerler kardeşlerim de okumaya devam etti. 


Sizi ne cezbetti bu dünyada? Ben çocukken döşeme atölyesi olan bir komşumuz vardı. Sürekli onun atölyesine gitmek, orada vakit geçirmek isterdim. İlk defa ceviz ve meşe ağacıyla orada tanıştım. O dönem eski berjerler, aslan pençe dolaplar, gardroplar bana ilham oldu. Çocukken Atatürk’ün Dolmabahçe’deki odasını ziyaret ettiğimde oradaki mobilyalardan çok etkilenmiştim. Yanına gittiğim usta komşumuz aynı Atatürk’ün odasındaki mobilyaların kalitesinde işler yapardı. Sonra Antakyalı bir ustanın yanında çırak olarak çalışmaya başladım. Adı Mustafa Ustaydı. Çok iyi bir sanatkârdı. O dönemde bombeli yatak odası ve aslan pençe adı verilen modelleri yapardı ben de yanında öğrenmeye koyuldum.

Kendinize güven süreciniz nasıl gelişti? Mobilyacılık mesleğine ilk başladığımda 10–15 gün sonra babam dükkâna geldi ve ustaya “Eti senin kemiği benim” dedi. Usta da “Sen hiç merak etme bu çocukta yetenek var. Onun iyi bir geleceği olacak” dedi. O günlerden sonra ben canla başla çalışmaya başladım. O dönemde gomalak cilalar yapılıyordu ve ustam bana gomalak cilanın nasıl yapıldığını öğretmeye başladı. Teknoloji şimdiki gibi değildi. Ağaçları kollu testereyle kesiyorduk. Ustam bir akşam “yarın iş yok” dedi. “Niçin ustam” dedim. “Bu hafta sonu ailenle ve arkadaşlarınla vakit geçirmeni istiyorum.” dedi. Çünkü bir yandan çalışırken çocukluğumu da yaşamamı istiyordu. (Mahmut beyin gözleri doluyor). Çok kısa sürede kalfa ve usta oldum. Adana’da atölye açmak, işimi büyütmek bana yeterli olmayacaktı. Hedefim daha büyüktü. İstanbul’a gelmek istiyordum. Amacım, büyük şehre gidip, anneme babama yardımcı olmaktı. 1968 yılında ideallerimi gerçekleştirmek için İstanbul’a geldim.


İstanbul’daki ilk yıllarınızdan bahseder misiniz? O dönemde Söğütlüçeşme Cami’sinin altı pasajdı ve bu pasajda mobilyacılar faaliyet gösteriyordu. İstanbul’a geldim ve burada atölyesi olan bir ustanın yanında profesyonel bir usta olarak çalışmaya başladım. Bu yıllarda burada faaliyet gösteren kişilerin biraraya gelmesi ile Modoko’nun temeli atılmıştır. 1976 yılında Söğütlüçeşme Pasajında büyük bir yangın çıktı ve büyük zarar verdi. Patronlarım zor durumdaydı, onları bırakmak istemiyor, onlara destek olmak istiyordum. Bu olaydan sonra   Modoko’dan bir yer almaya karar verdim. 1984 yılında uzun zaman faaliyet gösterdiğim, birçok müşterinin memnuniyetle ayrıldığı, birçok müşterinin hayallerindeki mobilyayı ürettiğim Mobilya 101’i kurdum. Mağazamın dizaynını, kemana olan ilgimle bütünleştirerek vitrine bir keman koydum. Vitrin, mobilya, keman ve ışıklandırmayla 
herkesin dikkatini çekiyor ve büyük ilgi görüyordu. Müşterilerimle güven esasına göre çalıştığım için de tercih edilen biri oldum ve gün geçtikçe güzel işler yaparak büyüdüm. Aynı zamanda bu süreçte Modoko Yönetiminden arkadaşlarla da ortak çalışmalar yaptık. 

Keman çalmaya nasıl başladınız? Müziğe karşı özel bir ilgim vardı Babam da bunun farkındaydı ve bana bir keman aldı. Bir yıl nota eğitimi aldım. Derneklere gider oralarda kendimi geliştirmeye çalışırdım. Bir nevi hobimdi. Kendime çok güzel bir hobi seçtiğimi yeni anladım. Emekli olduktan sonra çalışmamak insana çok zor geliyor. Değerli hocam Fatoş Koçarslan eşliğinde bir sanat müziği korosunda birlikte çalışıyoruz. Mustafa Saffet Kültür Sanat Merkezi’nde çalışmalar yapıyoruz. Benim için çok keyifle geçirdiğim zamanlar bunlar. Fatoş Koçarslan hocamız aynı zamanda bir bestekâr, udi ve yazardır.

Kaç çocuğunuz var ve onlar neler yapıyor? İki kızım bir oğlum var. Biri konservatuara girdi ve keman virtüözü oldu. Ela Karalar, ağırlıklı batı müziği çalışıyor. Diğer kızım Eda, fen ve istatistik okudu, şu anda bankacılık yapıyor. Evli, iki tane dünya tatlısı torunum var. Oğlum Eren de jeofizik mühendisi oldu ama kendi mesleğini tercih etmedi. Şimdi bir ilaç firmasında eğitim danışmanlığı yapıyor. Ben 55 yaşında emekli oldum. Bu güne kadar çok değerli 2500–3000’e yakın müşterim oldu. Modoko’da dükkânımı kiraya verdim ve kemana yoğunlaştım. 

Yeniden dönme gibi bir niyetiniz var mı mobilyacılığa? Mobilyacılıkta geçirdiğim zaman sürecinde müşterilerimden öyle büyük bir güven kazandım ki, işyerimi yeniden açsam o günki verimi ve başarıyı yeniden yakalarım. Ama sanırım biraz yoruldum ve kemanla uğraşmak ruhuma iyi geliyor. Bundan sonra sanat, kitap, şiir gibi konularla meşgul olmayı düşünüyorum. Şairlerden Fazıl Hüsnü Dağlarca, Ahmet Haşim, Ümit Yaşar Oğuzcan, Nazım Hikmet gibi değerli şairlerin kitaplarını okumaktan büyük keyif alıyorum. 

Sizin gibi bir duyenden gençlere  ne gibi öneriler olabilir? Sosyal medya dışında bir dünya kurmaya çalışsınlar. Kitap okusunlar, bizim okumaya ihtiyacımız var. Ben okuyarak her şeyin çözülebileceğini düşünüyorum. Sanat konusunda da üretim, mutlaka üretim gerekiyor.